Kuzeyden Gelen Hafif Esinti; Travis


Britanya'dan çıkan grupların ne kadar ciddi işler yaptığını, adını duyurmuş gruplarından biliyoruz. Radiohead, Oasis, Keane ve Travis bu gruplardan sadece birkaçı. Saydığım bu gruplardan beni en çok etkileyeni ise; çoğu dinleyici gibi Radiohead değil. Travis, tanıştığımdan bu yana her daim beni etkilemeyi başarabilmiş, en sevdiğim Britanyalı gruptur. Radiohead'in, Oasis'in, Keane'in aksine Travis İngiliz kökenli değil, İskoçya kökenli bir gruptur. İngiliz grupları arasından sıyrılan Travis, kendi kategorisi içerisinde, İskoçya'dan adını duyuran en önemli gruptur bana göre.

İndie-brit rock kulvarında müzik yapan Travis, sene 1990'ı gösterdiğinde Fran Healy(Vokal-Gitar), Andy Duplob(Gitar), Douglas Payne(Bas Gitar), Neil Primrose(Davul) tarafından İskoçya'nın Glaskow kentinde kuruldu. Travis'in kuruluşunda İskoçya'nın yağışlı havasının etkisinin olduğunu grubun basscısı Douglas Payne şu şekilde açıklıyor: ‘' Devamlı yağmur yağdığı için içeride durmak ve yapacak ilginç bir şeyler bulmak zorundasınız. Oturup gitar çalmaktan daha ilginç bir şey ise yoktur ''.

6 yıl boyunca çalışmalarını yalnızca Glaskow içinde sürdüren grup, 1996 yılından sonra artık daha büyük oynamak için harekete geçer ve grubun kararından ötürü aynı yıl içinde elemanlar Londra'ya taşınır.

Travis, 1996 yılının sonbaharında ‘'All I Wanna Do Is Rock'' adında bir Ep kaydedip yayınladı. 1997 senesinde de ‘'U16 Girls'' adını taşıyan bir single yayınladı. Single'dan sonra aynı yıl içinde Travis ilk albümlerini piyasaya sürdü. ‘'Good Felling'' adını taşıyan ilk albümde 12 şarkı yer alıyor. Albümden ‘'Happy'' ve ‘'Tied To The Nineties'' gibi hit şarkılar çıkmasına ve İngiltere listelerinde ilk ona girmesine karşın beklenen başarıya ulaşılamadı.

İkinci albüm için kolları sıvayan Travis elemanları bu kez daha önce Radiohead'le de çalışmış olan Nigel Godrich ile çalışır. Nigel Godrich yer aldığı bütün projelerde başarılı olmuş bir yapımcıdır. Bunu, çalıştığı grupların başarısından anlamak zaten mümkün. İkinci albüm için yapımcı konumunda sadece Nigel Godrich bulunmaz, Manic Street Preachers'in yapımcısı Mike Hedges de bu görevi üstlenir. Aylarca süren hummalı bir çalışmanın ve altı farklı stüdyoda gerçekleştirilen kaydın getirisi gayet iyi olur. İki numaralı Travis albümü ‘'The Man Who'' iki buçuk milyon kopya satar ve bir yıldan fazla bir süre kadar İngiltere'nin ‘'Albümler'' listesinin ilk onundan düşmez. ‘'The Man Who''nun başarısı bu kadarla da kalmamıştır. Birçok müzik dergisinde albümden övgüyle bahsedilmiştir ve daha da önemlisi The Brits 2000'de albüm ‘'En İyi Albüm'' ödülüne sahip olmuştur. Ayrıca Travis ‘'En İyi Grup'' ödülünü aldı, Fran Healy ise ‘'Ivor Novello'' adında bir ödül kazandı. Bu ödül en iyi şarkı yazan müzisyenlere veriliyor.

Travis ‘'The Man Who'' albümünde Oasis'in ‘'Wonderfull'' şarkısına sözlü gönderme yapmaktan kendini alıkoymuyor. Ayrıca ‘'The Man Who''nun en önemli özelliği ise; albümde meşhur yönetmen Stanley Kubrick'e adanmış bir şarkının yer almasıdır.

2000 yılının Haziran ayında grup ‘'Coming Around'' adını taşıyan çift Cd'lik bir single yayınladı.

2001 senesine geldiğimizde, grubun hayranların kat kat artmasına büyük katkısı olan ‘'The Invisible Band'' albümü çıktı. Bu albüm bir çoğu gibi benim de Travis'e hayranlık duymama sebep olan albümdür. Grubun kurulduğu yıllarda Travis hakkında bilgim yoktu, ‘'The Invisible Band'' çıkmadan öncesinde ise Travis'i tanıyordum ama fazla ilgimi çekmiyordu. Açıkçası kulak kabartıp, bir gün de dinlemeye kalkmadım. Belki çok daha önceden dinlemiş olsaydım, daha öncelerden bu grubu takip altına alırdım. Ama altın vuruş niteliğinde olan ‘'The Invisible Band'' benim Travis'e hayran olmamı sağladı. Travis, yazının başında bahsettiğim gibi benim için en iyi Britanyalı gruptur. Albüm daha piyasaya çıkmadan ‘'Sing''in klibi Tv kanallarında dönüyordu. ‘'Sing'' harika bir şarkıdır, gerek sözleri olsun gerekse müzikal yapısı; aradan 6 sene geçmesine rağmen hala büyük bir coşkuyla dinliyorum.

‘'The Invisible Band'' gibi büyük bir hamlenin üzerinden 1 yıl geçtikten sonra grubun davulcusu Neil Primrose sığ havuza balıklama daldığı için boynu kırıldı. Bu dönemde dağılmanın eşiğinde olan Travis, tekrar toparlanmaya başladı.

2003 senesinde grubun dördüncü stüdyo albümü ‘'12 Memories'' piyasaya sürüldü. Bu albümde önceki Travis albümlerine nazaran karamsarlık hakimdir. ‘'12 Memories'' her ne kadar ‘'The Invisible Band'' gibi, ‘'The Man Who'' gibi sevilmese de; müzik kanalları tarafından oldukça sevildi ve el üstünde tutuldu.

2004 senesinde Travis, yayınladığı tüm single'lardan oluşan ‘'Singles'' albümünü çıkardı. ‘'Singles''ta grubun bütün single'larının haricinde ‘'Walking In The Sun'' ve ‘'Distance'' adlı iki yeni şarkı da mevcut. Hatta ‘'Walking In The Sun''ın güzel bir de klibi var.

Travis, en son olarak bu yıl içinde güzel bir albüm yayınladı. ‘'The Boy With No Name'' adını taşıyan albümle ilgili fikirlerimi, gelecek sayıda albümün kritiği yaparak sizlere sunacağım. Bu süre zarfında, eğer Travis'i hiç dinlememişseniz eski albümlerini araştırın ve hatta ‘'The Boy With No Name''i de araştırın. Ama olmazsa olmaz bir Travis albümü ele geçirmeyi düşünüyorsanız; ilk olarak bu kesinlikle ‘'The Invisible Band'' olmalı. ‘'The Invisible Band''i dinlememişseniz eğer, diğer Travis albümleriyle Travis'in müziğini yeterince tanıyamazsınız. Bu albümü bulun, dinleyin, sonrasında diğer albümlere de göz atın..

Fran Healy'in sesinden bahsedecek olursak; kaçınılmaz bir biçimde sesinin Thom Yorke'un sesine benzediğini vurgulamak gerek. İngiliz müzik basını bu durumu ‘'Depresyona girmemiş Radiohead'' olarak tanımlıyor. Thom Yorke'un yumuşak ve derinlikli sesi benzer biçimde Fran Healy'de de sahip. Hatta böyle düşünen bazı dinleyiciler Fran'in sesinden ötürü, Travis'ten fazla beklentili olmamışlardır. Oysa Fran'in, Thom Yorke'dan ayırt edebileceğimiz belli başlı birçok farkı var. Dünyada birçok müzisyenin sesi birbirine benziyor, bu yüzden burada anlaşmazlığa düşülecek bir durumun olacağını sanmıyorum. Travis ve elbette Fran Healy kendine özgün değerlere sahiptir ve bunu da fazlasıyla fark ettiriyorlar. Hatta Fran Healy'in Thom Yorke'dan, ilk düşünmemle aklıma gelen en büyük farkı; Fran'in daha sakin bir duruşa sahip olmasıdır. Radiohead'in bazı şarkılarında Thom'un agresif, sert yönünü de görebilmek mümkündür. Travis ise bugüne kadar agresif bir şekilde karşımıza çıkmamıştır.

Belki de Travis'in sahnedeki sakin ve sükunetli halleri beni daha çok cezbediyor. Radiohead de favori gruplarım arasında yer alır. Ama bazı dinleyici kesimi ve İngiliz müzik basını tarafından ‘'depresyona girmemiş Radiohead'' olarak tanımlanan Travis, her anlamda bana daha çok hitap ediyor. Bunun nedeni galiba, bu 4 İskoç'un, İngiliz zihniyetine sahip olmamasıdır.

TRAVİS HAKKINDA EKSTRA BİLGİLER:
- Travis, Glaskow konserinde Britney Spears'in ‘'One More Time'' şarkısını coverlamıştı ve Britney Spears'le dalga geçer gibi harika bir şekilde yorumlamışlardı ‘'One More Time''ı(Fran'in bazı yerlerde detone olmasına rağmen).
- Healy, Make Poverty History adlı eyleme katıldı.
- Travis, birçok savaş ve küreselleşme karşıtı organizasyonda gönüllü olarak sahne almıştır.
- Grubun solisti Fran Healy, Sudan'ı iki kere ziyaret etmiştir.

Serkan BEYDE
Şehir Rock internet dergisi 2007

Serkan Beyde

Bu yazıyla ilgili fikirlerinizi bana iletebilir ve yazımı sosyal medya hesaplarınızdan paylaşarak daha çok kişi tarafından okunmasını sağlayabilirsiniz.

Hiç yorum yok: